19. Yüzyılda Osmanlı ‘nın Sıkıntılı Durumu – Moltke’nin Mektubu

19. Yüzyılda Osmanlı Devletinin Durumu

Osmanlı Devleti 19. yüzyılda çok sıkıntılı bir sürecin içerisinde bulunmaktadır. Fransız İhtilalinin etkisi ile, Osmanlı Devletinin içinde bulunan birçok millet bağımsızlık düşüncesi ile ayaklanmaya başlamış, ülke ekonomik olarak krizin eşiğine gelmiş, hükumet hem ülke içinde hem ülke dışında saygınlığını yitirmiş, üretimde sıkıntılar bulunmakta ve Yeniçeriliğin sancılı bir şekilde kaldırılmasından dolayı, hükumetin elinde güçlü bir ordu kurabilecek imkan bulunmamaktadır. Osmanlı ordusunu modernleştirmek için getirilen Prusya ( Alman ) subaylarından Moltke’nin 1836 yılında Beyoğlu’ndan yazdığı mektup, Osmanlı’nın içinde bulunduğu bu sıkıntılı durumu net bir şekilde göstermektedir. Mektubunda çok geniş alanlarda hakimiyet kurmuş Osmanlı’nın, şimdi dağılmak üzere olduğundan bahseden Moltke’nin bu mektubunu, Falih Rıfkı ATAY‘ın Çankaya adlı eserinden aktarıyoruz.

MOLTKE

 

    Moltke’nin Mektubu

Uzun zaman Avrupa ordularının görevi, Osmanlı egemenliğine set çekmekti. Bugün ise Avrupa politikasının tasası bu devletin kendi varlığını koruyabilmesidir. İslam’ın batının büyük bir kısmını hükmü altında tutacağından haklı olarak korkulduğu devir geçeli pek çok olmamıştır. Hristiyanlığın asırlardan beri kök saldığı ülkeler, Havarilerin klasik toprağı, Korinth ve Efes, Nikomedya, İskenderiye, Sinod’lar ve kiliseler şehri İznik, Hristiyanlığın beşiği ve İsa’nın mezarı, Filistin ve Kudüs, hepsi önce Müslümanların, sonra Türklerin ellerine geçmiştir. Müslümanlar Avrupa’nın bütün şövalyelerine karşı mukaddes toprakları savunmuşlardı. Roma İmparatorluğunun uzun ömrüne son vermek ve 1000 yıldan fazla zamandan beri İsa ve Aziz’lerin kullandığı Ayasofya Kilisesi’ni cami yapmak onlara kısmet olmuştur. Türkler, Steiermak ve Salzburg’a kadar ilerlemişlerdi. O zamanki Avrupa’nın en başta gelen hükümdarı başkentinden kaçmış, nerede ise Viyana’daki Stephan Kilisesi de Bizans’daki Ayasofya gibi bir cami olacaktı.

O vakitler Afrika Çöllerinden Hazar Denizine ve Hind Okyanusu’ndan Atlantik kıyılarına kadar bütün ülkeler Osmanlı Padişahının emrinde idi. Venedik ile Alman İmparatorları Bab-ı Ali’nin haraç defterine kayıtlı idiler. Akdeniz kıyılarının dörtte üçü ona boyun eğmiştir. Nil, Fırat ve hemen hemen Tuna Türk nehirleri, Ege ve Karadeniz Türk iç denizleri olmuştur. Bunun üzerinden iki yüz geçmemiştir ki, aynı ulu imparatorluk gözlerimizin önünde bir dağılma ve çözülme tablosu olarak durmaktadır ve bu hal onun yakında sona ereceğini anlatıyor gibi…

    Osmanlı Toprakları Tehlikede

Yunanistan bağımsızlığını kazanmıştır. Eflak ve Sırbistan Bab-ı Ali’nin egemenliğini ancak görünüşte tanımaktadır. Türkler bu yerlerden sürüldüklerini görmektedirler. Mısır bir bağımlı eyaletten fazla bir düşman hükumettir. Zengin Suriye ve Kilikya, alınışı elli beş hücum ve yetmiş bin insan hayatına mal olan Girit, kılıç bile çekilmeden elden çıkmış ve bir asi paşanın malı olmuştur. Trablus’ta egemenlik henüz şöyle böyle kurulmuşken yeniden gene elden çıkmak üzere. Akdeniz kıyılarındaki öteki Müslüman ülkelerin artık Bab-ı Ali ile hemen hemen hiç bağlantısı yok.Eğer Fransa bu ülkelerden en güzelini kendisi için alıkoymakta karasız ise bu, İstanbul’daki vezirler divanından fazla St. James’teki İngiliz kabinesinden çekinmekte oluşundandır. Arabistan’da, hatta mübarek şehirlerde, Medine ve Mekke’de çok eskiden beri padişahın gerçek hiçbir hükmü yok. Hükumete bağlı yerlerde de padişahların hükümranlık hakkı çoğu zaman sınırlı. Fırat ve Dicle kıyılarındaki milletler pek az bağlılık göstermekte, Karadeniz ve Bosna’daki eşraf padişahın iradesinden çok kendi çıkarlarına düşkün. İstanbul’dan uzaktaki şehirlerin oligarşik bir idare şekilleri var. Öyle ki hemen hemen bağımsız gibi bir şey.

Böylece Osmanlı Saltanatı gerçekte bir krallıklar, prenslikler ve Cumhuriyetler yığını haline gelmiştir. Bunları uzun bir alışkanlıkla, Kur’an birliğinden başka tutan bir şey yoktur.

Çok eskiden beri Avrupa politikası Bab-ı Ali’yi menfaatlerine aykırı harplere sürüklemiş veya geniş topraklara mal olan barışlara zorlamıştır. Fakat devletin kendi toprağında, batının bütün ordu ve donanmasından daha korkunç  görünen bir düşman vardı. Üçüncü Selim, yeniçerilerle savaşının taht ve hayatına mal olduğu tek hükümdar değildi. Buna rağmen onun yerine geçen İkinci Mahmud bu askere güvenmektense bir reformun tehlikesini göze almayı yeğ gördü. Dereler gibi kan akıtarak maksadına ermiştir. Padişah Türk ordusunu yok ettiği için kendini bahtiyar sanırken, Yunan yarımadasındaki ayaklanmayı bastırmak için Mısır Valisi Mehmet Ali’yi yardımcı çağırmak zorunda kalmıştır. O zaman üç Hristiyan devlet, Fransa, İngiltere ve Rusya, aralarındaki geçimsizliği unutarak, ilk ikisi padişahın donanmasını vurup bitirdiler, Rusya’ya da Türkiye’nin kalbinin yolunu açtılar.

    İçeriden Çıkan İsyanlar

Memleket aldığı bunca yarayı iyileştirmeden Mısır Paşası Suriye’den ilerleyerek Sultan Osman’ın son torunu devletinin batması tehlikesi altında kaldı. Yeni kurulmuş ordu isyancılara karşı koydu ise de haremden yetişme generaller bu orduyu harcamışlardı. Sultan Mahmut Rusya’yı yardıma çağırdı. Tabii düşmanı ona gemileri, parası ve askeri ile yardıma geldi. O vakit dünya, 151.000 Rus askerinin padişah ve sarayını savunmak için Boğaziçi Asya yakasındaki tepelerde ordugah kurması gibi garip bir olay karşısında kaldı. Türkler arasında büyük bir hoşnutsuzluk baş göstermişti. Yenilikler birçok menfaatleri zedelemişti. Ulema nüfuzlarını kaybetme kaygısı içinde idiler. Ölümden arta kalan binlerce yeniçeriyle boğulan, denize atılan veya topla vurulan binlercesinin dostları yakınları her yere sokulmuşlardı. Ermeniler yakında uğradıkları zulümleri unutmamışlar, Rumlar ise başta Türkleri düşman ve Rusları ise kendi dindaşları saymaktaydılar. Türkiye bir ordu çıkaracak halde değildi.

Yabancı ordular imparatorluğu batış uçurumuna kadar sürüklemişler, gene yabancı orduları olmasını istiyorlardı. Büyük çaba ile 70.000 kişilik bir ordu kurabildiler. Bu kuvvetin Osmanlı İmparatorluğu ülkelerini koruması için ne kadar yetersiz olduğu haritaya bir bakışla hemen anlaşılabilir. Birçok yerlerde dağılan böyle bir kuvveti, tehlikeye uğrayan bir noktaya toplamaya sadece mesafeler engel olur. Bağdat’daki asker Arnavutluk’taki İşkodra’dan üç yüz elli mil uzaktadır. Şimdilik Türk ordusu eski ve tamamıyla sarsılmış bir temel üzerinde yeni bir yapıdır. Osmanlı hükumeti bugün güvenliğini ordusundan fazla, yapacağı anlaşmalarla sağlayabilir. Osmanlı Devleti’nin her şeyden önce düzenli bir iradeye ihtiyacı var. Şimdiki idareyle, hatta bu yetmiş bin kişilik zayıf orduyu bile zor besleyebilir.

    Tarım ve Ekonomide ki Sıkıntılı Durum Ülkeyi İyice Zorlamakta

Memleket fakir. Devlet gelirleri azalmıştır. İhtiyaçları karşılamak için hükumetin yapabileceği son şeyler, servetlere ve miraslara el koymak, devlet hizmetlerini satmak, hediyeler koparmak, paranın ayarını bozmaktır. Para ayarının bozulması son haddine gitmiştir. Bu bela Türkiye’de her memleketten fazla ağırdır. Çünkü burada toprağa pek az sermaye yatırılmaktadır. Servet denen şey çok defa paradan ibarettir. Türkiye’de para malın kendisidir. Çok yüksek olan yüzde yirmi resmi faiz sermayelerin işletilmesi için bir belge olmaktan çok uzaktır. Bu, sadece parayı elden çıkarmanın bağlı olduğu tehlikeyi gösterir. Burada bütün zenginliklerin esas şartı, onları kurtarabilmektir.

Hristiyan ve Yahudi bir fabrika, bir değirmen veya bir çiftlik kurmaktansa yüz bin liraya bir mücevher satın almayı daha iyi bulur. Eğer bir hükumetin ilk şartlarından biri güven duygusu uyandırmaksa, Türk idaresi bu görevi asla yerine getirmemiştir. Hristiyan ve Yahudilere yapılan haksızlıklar, herhangi birinin sermayesini ancak zamanla kar getirecek işlere yatırmasına elvermez. Ticaret bir mamul eşya ve ham madde değişiminden ibaret. Türk, ham maddesi kendi toprağında yetişen bir okka dokunmuş kumaşa, on okka ham ipliğini verir.

Tarım durumu bundan da kötü. Eskiden mahsullerinin yarısını İstanbul’a getirmek zorunda bulunan Boğdan, Eflak ve Mısır’ın, bu büyük zahire ambarlarının kapanmış olmasından hayat pahallığı durmadan artmıştır. Hükumet kendi kendine tespit ettiği fiyatlarla satın aldığından memlekette kimse tarımla uğraşmak istemez. Zorla satın almalar bu Türkiye’de, yangın ve vebanın ikisi bir arada olmasından daha büyük bela. Bu yalnız refahı yok etmekle kalmaz, refahın kaynaklarını da kurutur. Böylelikle hükumet 800.000 nüfuslu bir şehrin kapılarından bir saat ötede uçsuz bucaksız verimli topraklar ekilmeksizin dururken, buğdayı Odesa’dan satın almak zorunda kalır.

Bir zamanlar o kadar kuvvetli devlet yapısının dış uzuvları kurumuş, bütün hayat kalbine çekilmiştir. Baş şehrin sokaklarındaki bir ayaklanma Osmanlı hükümdarlığının ölüm olayı olabilir. Bu devlet düşme sırasında durabilir ve kendini organik bakımdan yenileyebilir mi, yahut yok olmamak kaderinde midir, bunu gelecek gösterecektir.