85 İsabet Aldı! Vecihi Hürkuş’un Mucize Gibi İlk Savaş Uçuşu

1914 yılının, Aralık ayının, dondurucu soğukluktaki günlerinden birinde, Sivas Suşehri’nden bir teyyare havalandı. Güneş henüz çıkmıştı ve cansız bir çehrenin, fersiz gözüne benziyordu. Şark’a, yani bu ölgün kış güneşine doğru giden teyyareyi Vecihi Hürkuş sürüyor, arka taraftaki Rasıd kısmında ise Şükrü Bey oturuyordu. Hedef Erzincan’da bulunan Rus Hava Üssü’ydü.

Vecihi Hürkuş, Rus Hava Üssü’nün üstünden uçuyor, Rasıd Şükrü Bey’de iki elinde iki bombayı yere bırakıyordu. Bu şekilde birkaç defa atış yapıp bombalarını bitiren Türk Savaş Uçağı görevini tamamlamış, Sivas’a geri dönüyordu.

Fakat her neşenin bir yeisi, her inişin bir yokuşu vardı. Türk Teyyaresi için asıl zorluk şimdi başlıyordu. Bombalarını tam isabetle düşman üssüne bırakan Türk Savaş Uçağı geri dönüş yoluna girdi ve bir fırtınaya tutuldu. Üç bin metre irtifada, ama etrafındaki dağlarla aynı hizada, hatta bazı yerlerde dağların eteklerinde uçuyorlardı. Vecihi, teyyareyi yükseltmek istese de fırtına buna engel oluyor ve süratlerini düşürüyordu.

Teyyarenin aldığı yakıta göre havada kalabilme süresi 5 saatti. Fırtına hızlarını yavaşlattığı için planlanan istikamette gidilirse Türk Hava Üssü’ne gitmeye yakıt yetmeyecekti. Vecihi yolu kısaltmak zorundaydı. Gerisini Bir Teyyarecinin Anıları adlı kitabıyla kendi otobiyografisini yazan Vecihi Hürkuş’un kendi satırları anlatsın:

Bir Tayyarecinin Anıları

Bu suretle ezici bir mücadele içinde ilerlediğimiz sırada önümüzdeki düşman mevzilerinden fırlayan binlerce askerin silahlarına sarılarak koşuştuklarını çok yakından görüyorduk. Aramızda yalnız iki yüz metrelik bir irtifa farkı vardı. Bu yakınlık dolayısıyla, değil topların, hatta mitralyözlerin ve tüfeklerin bile sürekli yaylım ateşlerini işitiyorduk.

Bu korkunç mıntıkaya girdiğimiz zaman hakiki bir cehennem ateşiyle sarılmıştık. Korku hatırıma gelmiyordu. Yalnız soğuğun şiddetli tesiri ile sarsılan vücudum o kadar titriyordu ki, direksiyondaki ayaklarım bir istikrar teminine muvaffak olamıyordu. Cepheden aldığımız fırtına tayyaremizi bu ölüm tehlikesi karşısında askıya alınmış bir hedef haline koymuştu, sanki duruyorduk.

Mermi yağmurunun paralayıcı huzmesi içinde kanatlarımızda açılan delikler, çelik dikmelerde hasıl olan yaralar her an biraz daha çoğalıyor ve her noktadan üzerimize çevrilen topların şarapnelleri bizi infilak dumancıkları arasına almış, şiddetli tarrakalarıyla kulaklarımızı paralıyordu.

Bu tehlike içinde ne kadar bocaladığımızı bilmiyorum. Yalnız keskin hareketlerle zikzaklara başlamıştım. Elimde isabet ihtimalini azaltacak bu hareketten başka bir çare yoktu. İşte tam bu sırada kanadımızı hemen gövde yanından paralayan bir infilakla sarsıldık ve yuvarlandık. Tayyareyi düzelttiğim zaman döndüm, arkadaşıma baktım, ikimizde vaziyetin ciddiyetini anlamıştık.

Bundan sonraki yolumuz 110 kilometre idi ve artık tehlike kalmamıştı. Fakat hala dondurucu soğuğun tesiri altında titriyordum. Ve titremekten başka hiçbir şey hissetmiyordum. Hatta o kurşun yağmuru arasında çenemden aldığım yarayı bile hissetmemiştim.

Yere indiğimiz zaman uçuş başlığımı çıkarırken elim, çenemde iri bir parçaya takıldı ve aynaya baktığım zaman, çenemin üzerinde iri bir ceviz halinde donmuş kan pıhtısını görerek yaralı olduğumu fark etmiştim, yüzüm de don tesiriyle simsiyah olmuştu.

Etrafımızı saran arkadaşların beş saatten fazla süren bu uçuşun doğurduğu heyecanlı meraklarını gidermeye çalışırken, aynı zamanda tayyaremizin aldığı 85 mermi ve şarapnel tam isabetinin münakaşasını yapıyorduk ki bu kadar çok isabet bir rekor olduğu gibi, böyle bir tehlikeden kurtulmuş olmak da bir mucizeydi.