Doğanın En Büyük Katili: İnsan – Dünden Bugüne

Doğa ve İnsan

Mavi gezegenin büyük bir bölümü su ile kaplıydı. İnsanlar uzun bir süre boyunca Afrika, Asya ve Avrupa Kıtalarında yaşadılar. Nehirler hem su, hem de bir gıda kaynağı olan balıklar sayesinde insanların ilk yerleşim kurduğu yerler arasındaydı. Bu durum ilkel gemiler yapmalarını sağlayacaktı. Böylece yakınlardaki adalara gidebildiler. Ancak yaptıkları ilkel gemiler, insanların açık denize çıkmalarını sağlayacak kadar iyi değildi. Bu yüzden Madagaskar, Yeni Zellanda, Avustralya veya Hawai gibi adalar uzun bir zaman insan istilasından korunmuştu. Hatta bu bölgeler Asya-Afrika-Avrupa’nın bitki ve hayvanlarından da korunmuş, izole bir haldeydi. Bu milyonlarca yıl süren yalıtılmışlık, uzak akrabalarından daha farklı bir biçimde evrimleşmelerini sağlamıştı. Doğanın en büyük katili insan, buralara da ayak basınca bu biyolojik bolluğa son verecekti.

İnsanların açık denizi geçip Avusturalya’ya yerleşmesi 45 bin yıl kadar önceydi. O zamanın biyolojik yaşamını Harari, Sapiens adlı kitabında şöyle anlatıyor:

Avusturalya sahillerindeki ilk ayak izini dalgalar hemen sildi. Ama işgalciler içlere doğru ilerlediğinde asla silinemeyecek farklı bir ayak izi bıraktılar. İlerledikçe, içlerinde 200 kilogram ağırlığında ve iki metre uzunluğunda kanguruların, kıtanın en büyük hayvanı olan günümüz kaplanı kadar büyük keseli aslanların olduğu bilinmeyen canlılarla dolu tuhaf bir evrene girdiler. Ağaçlarda sevimli olmak için fazla büyük koalalar vardı ve çayırlarda deve kuşlarının iki katı büyüklüğünde uçamayan kuşlar koşturuyordu. Ejderhamsı sürüngenler ve beş metre uzunluğunda yılanlar çalılıklar arasında sürünüyordu. İki buçuk tonluk devasa diprotodon ormanları arşınlıyordu. Kuşlar ve kemirgenler dışında bu hayvanların hepsi keseliydi. Tıpkı kangurular gibi yardıma muhtaç fetüsvari yavrular doğuruyor ve bunları karınlarındaki keselerde saklayarak sütle besliyorlardı. Afrika ve Asya’da neredeyse hiç bulunmayan keseli memeliler, Avusturalya’da her yerdeydi.

Ve sadece birkaç bin yıl içinde bütün bu dev türler yok olacaktı. Geriye ise keseli hayvan olarak sadece kangurular kalacaktı.

İnsanın eliyle türlerin yok olması, diğer yalıtılmış adalarda da gerçekleşecekti. Yeni Zellanda’ya ilk insanlar yaklaşık 800 yıl önce yerleşmişti. Birkaç yüzyıl içinde buradaki tüm kuş türlerinin yüzde altmışının yok olduğu düşünülüyor.

Madagasgar’a insanlar günümüzden 1.500 yıl kadar önce yerleşti. Milyonlarca yıllık yalıtılmışlıkta bambaşka bir evrim geçiren adadaki hayvanlar -mesela bir ton ağırlığındaki dünyanın en büyük kuşu kabul edilen fil kuşu- insanların adaya gelmesinden sonra yok oldu.

İnsanların Amerika’ya yerleşmesi ise 14.000 yıl kadar önceydi. ilk yerleşimciler Amerika’ya kuzeyden yürüyerek geçmişlerdi. Bu durumda iğnenin icadı ile kürkten kıyafet, ilkel ayakkabılar yapmayı öğrenmiş olmaları sayesindeydi. İnsanların Amerika’ya ayak bastıktan sonraki iki bin yıl içinde Kuzey Amerika büyük memeli cinslerinin 47’sinden 34’ünü, Güney Amerika 60’ından 50’sini kaybetmişti. Yerli atlar, develer, kılıç dişli kediler, dev kemirgenler, mamutlar, aşırı büyük aslanlar, binlerce memeli, sürüngen, kuş hatta mamutlardan beslenen keneler gibi parazitler yok oldu.

En Büyük Katilin En Güçlü Silahı

Doğa ve insan

Dünyadaki sera gazının ana kaynağı fabrikalar değil, sayısı milyarları bulan büyükbaş hayvan sürüleridir. İnekler, milyarlarca insanın doymasında besin zincirinin önemli bir parçası olmuştur. İnsandan büyük nadir memeli hayvan türlerinden biridir.

İnsanların böyle büyük katliamları nasıl yaptığına cevap olabilecek en güçlü teori ateştir. Ateş bulunduğunda insanoğlunun elinde doğaya karşı kullanabileceği en büyük silah oldu. Geçilemeyen sık ormanları yakıp tarım arazisine çevirmek, özellikle tarımı öğrenmiş toplumların sıkça yaptığı bir uygulamaydı.

Avusturalya’da bu ateş teorisini kanıtlayan birçok fosilleşmiş bitki kalıntıları bulundu. 45 bin yıl önce Avusturalya’da okaliptus bitkisi nadir bulunurken, insanların gelişinden sonra okaliptus’un kendine geniş alanlarda yayılma fırsatı bulduğu görülür. Sebebinin okaliptus’un yangına çok dayanıklı bir bitki olması kuvvetle muhtemeldir. Burada insanlar ormanları yakınca besin zinciri alt üst olmuştu. Zincirdeki birçok hayvan yok olmaya sürüklenirken, neredeyse sadece okaliptus yaprağı ile beslenen koalalar için de tersi bir durum gelişti.

Harari; atalarımızın doğayla iç içe yaşadığını iddia eden doğa severlere inanmayın, der. Çünkü atalarımız tekerleği, yazıyı veya demirden aletleri icat etmeden çok önce gezegendeki büyük hayvanların yarısını yok etmişti. Biyoloji tarihinin en ölümcül türü insandı. Yüz binlerce yıldır karasal alanların ekolojisini, biyolojisini bozduk, değiştirdik. Ve bunu büyük oranda ilkel mızraklar ve çakmak taşından çaktığımız ateş ile yaptık. Bugün ise elimizde ateşten ve ilkel mızraklardan çok daha gelişmiş bir teknolojimiz var. Ve şimdi sıra denizlere geldi.

Bugün birçok gelişmiş ülke radyoaktivitelerini 500 yıl devam ettirecek olan nükleer atıklarını, beton bariyerler içinde okyanusun dibine atıyor. Oysa beton okyanusun dibinde 500 sene dayanmayacak. Bunun üzerine fabrika atıklarını, şehir kanalizasyon şebekelerini, suyun üzerinde dağılıp geniş alanlara yayılan denizlerdeki petrol tankerlerindeki sızıntıyı koyun. Sonuç; suları hızla kirletiyoruz. Bu şekilde giderse şurası kesin ki; suda yaşayan canlıların sonu, karadakilerden farklı olmayacak.

Yuval Noah Harari’nin Hayvanlardan Tanrılara Sapiens isimli kitabının Sel adlı bölümünden yararlandığım bu yazıyı, yine onun sözleriyle bitiriyorum:

Dünyanın tüm büyük yaratıkları arasında insan selinde tek hayatta kalabilenler, yine Nuh’un Gemisinde köle olarak bulunan çiftlik hayvanları ve insan olacak.

Doğayı Korumak Zorundayız! Doğaya Neden Çöp Atarız?