Kızılderili Hikayeleri – Örümcek Ana ve Yurt Arayışı

Kızılderili Hikayeleri – Örümcek Ana ve Yurt Arayışı

Derler ki;

Başlangıçta dünyanın tümü karanlık imiş. İnsanlar, yer altında karanlıklar içinde yaşarmış. Bu insanlar dünyadaki her yerin, bütün çevrelerinin karanlık olduğunu biliyormuş, çünkü hiç ışık görmemişler. Hiç kimse onlara yer altındaki  kara dünya ile mavi gökyüzü arasındaki farkı öğretmemiş.

Karanlıkta geçen uzun bir zamandan sonra, insanlar rahatsız olmaya başlamışlar. Bazıları birbirlerine:

– Dünyanın hepsi bu kadar mı? Hiç mi başka bir yeri yok? demeye başlamış.

– Belki de bir yerlerde dünyanın öteki parçaları vardır.

Bir zaman sonra, küçük pençeleri ve sivri uçlu tırnaklarıyla karanlıkta kendine yol aça aça, köstebek onları ziyarete gelmiş. İnsanların yaşlı olanları köstebeğe sormuş:

– Bundan daha fazla bir dünya var mı, arkadaş? Sen yer altında hızlı gidiyor ve uzaklara kadar yolculuk ediyorsun. Şimdiye kadar ne buldun? Bir yerde dünyanın öteki kısımları var mı?

– Karanlıkta hızlı dolaşıp çok uzaklara gittiğim doğru, demiş köstebek.

-Bazen yukarılara çıkarım, bazen de aşağılara inerim. Yukarılara çıktığım zaman dünya bambaşka görünüyor. Yukarılara çıktığımda, sanıyorum oralarda daha başka bir hava var. Kör olduğum için farkı göremiyorum. Gözlerim sizinkiler gibi gün ışığını göremiyor. Belki de içinizden bazıları oralara çıkıp bir bakarsa, yukarılarda bir başka dünya mı var; yoksa yalnızca toprağın altında olan bu dünya mı var anlayabiliriz.

İhtiyarlar:

– Nasıl gidebiliriz? diye sormuşlar ona. Nereye gideceğimizi nasıl bilelim? Oraya ulaşsak bile gideceğimiz yerin orası olduğunu nasıl anlarız?

– Benim arkamdan gelin, demiş köstebek. O başka dünyaya geldiğimiz zaman ben size söylerim; çünkü değişikliği hissederim.

Daha sonra insanlar köstebeğin arkasına şerit biçiminde sıralanmışlar ve köstebek de toprağı kazarak yukarı doğru yol almış. Önce dimdik, sonra eğimli kazıyor, daha sonra da yine dimdik kazarak ilerliyormuş. Köstebek pençeleri ile toprağı kazdıkça, çıkan toprağı bu pençelerden alıp önlerinde engel olmaması için, birbirlerine geçire geçire iyice arkalara gönderiyormuş. İşte bu yüzden, köstebeğin insanlar için açtığı tünel onlar için ardından kapanmış ve insanlar, önceki karanlık dünyalarına giden yolu bir daha hiçbir zaman bulamamışlar.

Yeryüzü ve Işık

Sonunda köstebek kazma işlemini durdurduğu zaman insanlar yeni dünyalarına çıkmışlar. Işık, kutsal bir su gibi onları baştan aşağı yıkıyor, her taraflarını aydınlatıyormuş. İnsanlar da köstebek gibi ışık yüzünden körleşmişler ve korkmaya başlamışlar. Görüş yetenekleri başlarından yanıp gitmesin diye gözlerini elleri ile örtmüşler. Bazıları:

– Karanlık kadar kötü bir şey bu… demiş. Burada da hiçbir şey göremiyoruz.

Bazıları da:

– Geri dönelim! demiş. Her ne biçimde olursa olsun kör olacaksak, hiç değilse şimdiye denk tanıdığımız, bildiğimiz dünyada daha güvencede oluruz. Karanlıkta nerede olduğumuzu göremeyiz; ama her şeye karşın buna alışığız.

Bütün insanlar, yapılaca en iyi şeyin ne olduğunu tartışarak orada öylece bekleşirken, bir kadının yavaşça kendilerine seslendiğini duymuşlar.

– Sabırlı olun, çocuklarım. Diyormuş bu ince ses.

– Size yardım edeceğim.

İnsanların en yaşlısı sormuş o ince sese:

– Kimsin sen, ana?

– Ellerinizi gözlerinizden çekin; ama yavaş yavaş yapın bunu, diye cevaplamış kadın.

– Şimdi de bir dakika bekleyin. Ellerinizi biraz daha kaldırın. Şimdi bu hareketi tekrar edin. Yine tekrar edin.

Dört kere, tüm insanlar, bunu yapmışlar. Sonunda ise tamamen gözlerini açarak kimin konuşmakta olduğunu görebilmişler. Bu, dünyanın ve yaşayan bütün varlıkların büyükannesi, ihtiyar, eğri büğrü, küçük Örümcek Kadınmış.

Savaş İle Tanışma

Örümcek Nine, insanların önünde yere oturmuş. Yanında ikiz torunları olan iki delikanlı ayakta duruyormuş, bunlar Savaş İkizleri imiş. Nine, insanların en yaşlısına:

– Benim bu ikiz torunlarım aptaldır, demiş. Siz bu mavi gökyüzü dünyasına çıktığınıza göre, ben sizin bunlardan daha akıllı davranmanızı istiyorum. Şunlara bakın bir kez, silahlarına her yerlerinde nasıl taşıyorlar öyle… Birisinin yayı, öbürünün mızrağı var. Bu ikiz çocuklar her zaman savaşa hazır dolaşıyorlar. İnsanların sürekli birbirleriyle savaşmaya zorunlu olması aptalca bir şey…

– Siz, insanlardan, her zaman bunu anımsamanızı ve birbirinizle ne zaman kavga etmek gereğini duyarsanız, o kavgayı durdurmanızı istiyorum. Hiçbir zaman kendinize silah edinmeyiniz; çünkü silah edinirseniz şeytan onları kullanmanız için sizi dürter. Eğer mutlu olmak istiyorsanız; kimseye hiçbir şekilde zarar vermemelisiniz.

Dudaklarıyla ve çenesiyle uzakları göstererek insanların en yaşlısını işaret eden Örümcek Nine devam etmiş:

– Ne görüyorsun oğlum?

– Gitgide büyüyen yeşil bir şey görüyoruz, Ninemiz. Şeklinde yanıt vermiş ihtiyar.

– Doğru, demiş Örümcek Nine. İyi görüyorsunuz. Toprakta büyüyen o yeşil şeyin adı mısırdır ve bütün halkımızın yiyeceğidir. Onun nasıl yetiştirileceğini ve ona nasıl bakılacağını öğrenmelisiniz. Onun zararlı otlarını çıkarıp temizlemek, onu çapalamak ve sulamak zorundasınız. Mısır yetiştirmek için çok çalışmanız gerekecek; ama bu mısır işinde birbirinize karşı iyi yürekli olur ve birbirinize sevgiyle davranırsanız, mısır da sizlere daima iyi bir ürün olur.

Yaşayacak Yer

İnsanların en yaşlısı olan adam sormuş:

– Mısır tarlalarımızı nereye yapmalıyız peki nine?

Örümcek Nine etrafına bakınmış ve insanlarda onun yaptığı gibi bakınmışlar. Nine onlara sormuş:

– Ne görüyorsunuz torunlarım?

Yaşlı adamlar yanıtlamış:

– Doğu yönünde kızıl bir dağ görüyoruz nine.

– İşte o dağ Doğu Kızıldağ’dır. Yamaçlarında ki karlar, o dağların doğu yamaçlarında yaşayan vahşi Kızılderililer ile savaşırken ölen insanların kızıl kanlarıyla lekelidir. O dağlardan uzak durun yavrularım, yoksa Komançiler sizi de öldürür. Şimdi artık gün ışığı kayboluyor, biraz sonra akşam olacak. Hemen bir kez daha bakın. Ne görüyorsunuz oralarda ?

– Kuzeye doğru beyaz bir dağ görüyoruz nine.

Örümcek Nine:

– O dağın adı Duran Dağıdır (Taos Dağıdır ). Duran Dağ’nın kuzeyine giderseniz üşürsünüz yavrularım. Oralarda ektiğiniz mısır toprağın altında donar ve size asla ürün vermez. Bundan dolayı o taraflarda yerleşmek istediğiniz topraklar fazla uzak değil gibi görünür. Şimdi yeniden bakın. Ne görüyorsunuz oralarda yavrularım? Diye tekrar sormuş.

– Batıda kara bir dağ görüyoruz nine.

Karasızlık ve İlk Kavga

Daha sonra Örümcek Nine yanıt vermiş.

– O, Batı Kara Dağ’dır ( Taylor Dağı ). Onun arkasında güneşin battığı ve öldüğü yer vardır. Eğer o yönde çok uzaklara giderseniz, karanlıkta mısırlarınız canlılığını yitirir, solar, ölür, büyümez ve asla yetişmez. Batıdan uzak durun yavrularım; yoksa yeniden karanlıklar dünyasına geri dönmüş olursunuz. Biraz sonra onlara gene seslenmiş:

– Şimdi tekrar bakın. O taraflarda neler görüyorsunuz?

Gözlerinin uçları ile hemencecik bir daha bakmışlar ve bu sefer en genç olan yanıtlamış:

– Bizden epeyce uzakta, güneyde altın renginde, parlayan bir şey görüyoruz nine. Çok uzakta bulunduğundan, onun neye benzediğinden emin olamıyoruz. Yeteri derecede açık ve seçik değil.

– O, Güneyin Dağı’dır ( Kaplumbağ Dağı- Sandia Dağı ); Oraya gittiğiniz zaman vatanınıza geldiğinizi anlayacaksınız, demiş nine.

İnsanların yaşlıları:

– Bu sözler ne demek, nine? Diye sormuşlar.

Gittikçe yorgunlaşan ve yavaşlayan bir sesle Örümcek Nine yanıtlamış:

– İki dostunuzun işaretlerini tekrar bulduğunuz zaman ( yani köstebeği ve beni de tekrar bulduğunuz zaman ) su kaplumbağasını ve sırtında taşıdığı dağı bulmuş olacaksınız.

Günün ışıkları gittikçe solgunlaşırken onun sesi de kısılmaya başlamış. Daha sonra da o ve iki torunu kaybolmuş.

O uzun gece boyunca bütün insanlar bir araya gelip gün ışığının tekrar geri dönmesini yarı korkulu, yarı ümitli biçimde beklemişler. O gece, gece olarak o zamana kadar bildikleri ve gecelerin en uzunu olarak bilecekleri tek geceymiş. Yukarıya bakmışlar ve karanlığın içinde güneşten koparak dağılmış parıltılar gibi yüzlerce yıldız görmüşler. Bazıları, bazı yıldızların diğerlerinden daha parlak olduğundan aynı yeni doğan bebeklere de yapıldığı gibi yıldızlara kendileri isim vermeye başlamışlar.

Sabah olduğunda, yıldızlar solmuş ve kaybolmuş. Ortada, ayakta duran insanlar, güneşin tam altında kavga etmeye başlamışlar. Bazıları bir tarafa, bazıları da başka bir tarafa gitmek istiyormuş ama hepside Örümcek Ana’nın uyarılarına her şeyi apaçıkça görebilecekleri doğudaki dağlara vakit geçirmeden çıkmak istiyorlarmış.

Yurt Arayışı

Sonunda insanlar, doğu yönündeki Kızıl Dağlara gitmeye karar vermişler; ama orada beklemedikleri bir şeyle karşılaşmışlar; kendilerini savunmaya olanak bulmadan Komançiler tarafından birçoğu öldürülmüş. Dağlardaki karlar, kanlarıyla kıpkırmızı kesilmiş. İnsan nereye baksa, upuzun yatmakta olan cesetleri görür, ne tarafa kulak kabartsa artık ölmek üzere olan insanların son inleyişlerini duyarmış. İşte bu yüzden o dağlara Kanlı Dağlar ( Los Sangres ) denir.

Bir süre sonra , insanlardan bazıları kuzeye bazıları güneye gitmek istediği için yine kavga etmeye başlamışlar. Bu son insanlardan bazıları, bıçak ve mızrak ucu gibi sivri uçlu taşlar yaparak, bunlarla kardeşlerini vurmaya başlamış. Sonra kuzeye kaçmışlar.

Taos Dağı’nın soğuk eteklerine geldiklerinde yamaçlardan beyaz bir ayı inmiş aşağı. Soğuk nefesini ise onlara yöneltmiş. İnsanlardan bazıları hemen yere düşmüş, bazıları da kaçabildiği kadar kaçmış. Ayı tekrar yamaca dönmüş. Sonra da gökyüzüne çıkmış.

Kış zamanları, akşamın ilk saatlerinde onu orada, gökyüzünde görebilirsiniz.

Kan ve Bölünme

Hangi yöne gitmeleri konusunda insanlar yine kavga etmeye başlamışlar. Bazıları kendilerine mızrak yaparak bunlarla kardeşlerini yaralamışlar. Yaralanan insanlar toprağa düşerek ölmüş.

Bazıları ağlaya ağlaya Savaş İkizleri’nin bulunduğu batı yönüne kaçmış. İkizler bu insanlara doğru, silahlarını sallamışlar ve:

– Buradan uzaklaşın aptal insanlar, burası güneşin yatıp öldüğü yerdir. Burası, her yaşayan şeyin ölmesi gerektiği yerdir. Burada kalamazsınız ve yaşayamazsınız, diyerek onlara gözdağı vermişler.

Delikanlılar oldukları yerde durup İkizler’e bakarken, korkan öbür insanlar kaçmışlar. Daha sonra, gençler de sırtlarını dönerek Kara Dağ’a, gökyüzüne geri dönmüşler. Onları ilk bahar mevsiminde, gece yarısına doğru orada görebilirsiniz.

Korkmuş olan insanlar yeniden kavgaya başlamışlar ve bazıları:

– Hiç değilse Örümcek Nine ile karşılaştığımız yere geri dönelim. O hala oradaysa belki de bize, ne yapmamız gerektiğini söyleyebilir, demiş.

Diğerleri ise:

– Onu nerede buluruz? Her yere baktık, diye yanıtlamışlar.

– Geldiğimiz yere geri dönebiliriz, demiş insanların yaşlı olanları.

Diğerleri ise tartışmaya devam edemeyecek kadar yorgunmuş.

– Geri dönelim, demişler.

Böylece insanlar, gökyüzün batısında kendilerine gülerek bakan Savaş İkizleri’nden üzüntülü olarak ayrılmış ve dönüş yolculuğuna başlamış. Dünyanın ortasındaki yere geri döndüklerinde nineyi bulamamışlar. Gece olduğu zaman, başları üzerindeki gökyüzüne bakmışlar ve onu neden bulamadıklarını anlamışlar. Örümcek Nine, yıldızlardan ağlarının ortasında oturuyor, başını sallayarak, halkı bu kadar aptal olduğu için ağlıyormuş. İnsanların bazıları da ağlaşarak koşup uzaklaşmış ve büyük annenin yanına, gökyüzüne gitmiş. Üzerinde koşup gittikleri beyaz yol, Samanyolu’dur.

Bu yolun ötesinde, yazları, örümceğin ağını görebilirsiniz. Bu yuva oradadır, bundan dolayı, o ne zaman isterse oradaki evine geri gelebilir.

Yalnızlık ve Çaresizlik

Artık bütün o insanlardan tek bir erkek ve bir kadın olmak üzere yalnızca iki kişi kalmış. Çok yorulmuşlar. Gidecek başka bir yerleri olmadığından, dönüp, güneye doğru yol almışlar. Yolları güçlükle doluymuş. Rio Grande yoluna paralel olarak çölün içinden yol almışlar; yol kumlu ve tozluymuş. Sonun da kadın durup etrafına bakmış:

– Şuralarda, sağ tarafımızda yeşil ağaçlar var, demiş.

Adam etraflarındaki kupkuru dünyaya bakmış ve yanıtlamış:

– Haydi gidelim oraya ve bakalım. Hiç değilse gölgede oturur ve serinleriz.

Böylece Jornedo del Muerto’nun ( Ölmüş İnsanların Yolu ) zorlu kumları üzerinden geçerek yeşil ağaçlar dizilerine gelmişler. Ağaçların ötesinde parlayan bir başka çizgi, mavi bir su dizisi varmış. Bu, Rio Grande imiş.

Kadın, kocasına:

– Burası, kuşkusuz, çok güzel bir yer, demiş. Burada oturalım ve dinlenelim, burada olmak bizim için çok iyi olacağa benziyor.

Dostlarla Karşılaşma

Adam bir süre dinlenerek gücünü topladıktan sonra, etrafına bakınmış. Kadına:

– Bak, demiş.

– Vadinin karşısında, güneye doğru, parıldayan, altın gibi bir dağ var. Acaba o nedir ki ?

Kadın da:

– Ondan uzak dur. Ondan her zaman sonsuza dek uzak dur !

Şeklinde uyarmış kocasını.

– Öbür dağlara çıkan insanlarımızın başlarına neler geldiğini biliyorsun.

Böylece adam, nehir kıyısında karısının yanından ayrılmamış; ama oturduğu yerden de o altın dağa bakmaya devam ediyormuş.

Aynı anda, kadın, yanlarındaki kumlara bakıp:

– Bak, demiş kocasına.

– Acaba yavaş yavaş, çok yavaş kımıldayan şu küçük şey nedir ki ?

Bu kezde adam karısını uyararak:

– Bırak onu. Kuzeydeki Dağ’da o tehlikeli hayvana yaklaşan insanlarımızın başına neler geldiğini biliyorsun demiş.

Kadın da kocasının uyarısını dinleyerek o küçük şeye dokunmamış; ama yine de onu seyretmeye devam etmiş. O küçük şey, kumların üzerinde, önlerinde yavaş yavaş kımıldarken kocası da ona bakmaya başlamış. Adam, karısına:

– Bak bu şey kumun üzerinde ne kadar da garip bir iz bırakıyor… demiş.

– Biz daha öncede bir yerlerde buna benzer izler görmüştük değil mi? Köstebek izlerine benziyorlardı değil mi?

Kadın, küçük hayvana daha dikkatle bakmış ve sonra kocasına:

– Bak yalnızca dikkat et. Sırtı taş gibi sert; ama oyulmuş ve boyanmış gibi bir şekil var üzerinde. Bak. Bu şekil Örümcek Nine’nin ağı gibi.

Adam ve karısı, kum üzerinde sürünen küçük canlıyı birlikte incelemeye devam etmişler. Aynı anda ikisi de birbirine:

– Bak ! Bu hayvan tıpkı parlayan altın dağ biçiminde… demiş.

Uzaktaki dağın altın gibi parıltısına yeniden bakmışlar. Onlar bakarken dağ da sanki onlara yaklaşıyor gibiymiş. Kumun üzerinde sürünen küçük kaplumbağaya yeniden bakmışlar. Sonra da birbirlerine bakıp gülümsemişler. Böylece, dostları olan Köstebek ve Örümcek ile tekrar buluşmuş olduklarını anlamışlar. Örümcek Nine’nin daha önce söylediği gibi dostları onlara, yerleşecekleri ülkeyi böylece göstermiş bulunuyormuş.

Kaynak: Kızılderililer, Bartolomeo de las Casas

Diğer yazılarımız;

-Bölümler Halinde Kızılderili Atasözleri – Kadim Bir Bilgelik

-Kristof Kolomb: Tarihin Kara Bir Lekesi – Kızılderili Katliamı

-Kızılderili Hikayeleri – Göç ve Sonsuz Yol

-Kızılderili Hikayeleri – Yıldızlara Dönüşen Ayı ve Avcılar