Türkçülüğün Esasları Özeti – Ziya Gökalp Kitap

Türkçülüğün Esasları Özeti – Ziya Gökalp Kitap İncelemesi

Türkçülüğün Esasları Kimin Eseri? Kitap Özeti. Cumhuriyetin kuruluş ideolojisinin izlerini bulabileceğiniz kitap, ilk defa 1923 yılında yayımlandı. Atatürk’ün fikirlerimin babası dediği Ziya Gökalp tarafından yazıldı. Ziya Gökalp, kitabıyla Türkçülük düşüncesini sistemleştirmiş, kullanılabilir bir araç haline getirmiştir. Cumhuriyeti kuran kadro da, yeni yapıyı bu düşünce temeli üzerinde kurmuştur ki, bugün dahi izlerini göreceğimiz bir durumdur. İşte Türkçülüğün Esasları Kitabı incelemesi kısa özeti.

Ziya Gökalp

           Ziya Gökalp

Türkçülüğün İlk Kıvılcımları

Ziya Gökalp , Türkçülüğün fikir babalarının Ahmet Vefik Paşa (1823-1891) ve Süleyman Hüsnü Paşa (1838-1892) olduğunu söyler. Gerçekten Süleyman Hüsnü Paşa devlet adı olarak Osmanlı, millet adı olarak Türk adını kullanmış Türkçü bir yazardır. Ahmet Vefik Paşa da ona keza, ilk Türkçe sözlüklerden birisi olan Lehçe-i Osmani’nin yazarı, 16 dil bilen, Bursa Valiliği görevi esnasında şehre tiyatro yaptırmakla ünlenen bir entellektüeldir. Böylece lisandaki Türkçeleşme veya sadeleşmeyle başlayan süreç, Türkçülüğün ilk kıvılcımları olmuştur. Kısa zamanda da bu kıvılcımlar; hakimiyetin, siyasetin, harsın(kültür) her alanında hakimi Türk olan, Türkiye Devletini ortaya çıkarmıştır. Türkçülüğün Esasları.

Millet Kime Denir?

Türkçülüğün Esasları Kitabında, Ziya Gökalp millet kavramını ne ırki, ne coğrafi, ne dini hudutlarla sınırlandırır.

Irki bir millet anlayışının olmamasının sebebi, Ziya Gökalp’in insanın meziyetini şecere ağacında, soy kütüğünde değil; yetiştiği cemiyetin bünyesinde aramasıdır. Çünkü insanda asıl olan ruhtur. Ruh ise cemiyet içinde terbiye olunur. Irka bakmak ise, belki bedensel özelliklerden bahsetmekten ileri gidemez.

Aynı ülkede oturan halkların toplamına millet diyen coğrafi millet anlayışı da yanlış bir düşüncedir. Bugün İran’da; Fars, Kürt ve Türk olarak üç farklı millet varken, bunlara tek millettir denilemez. Üstelik farklı coğrafya’da olup, aynı kültüre ve lisana sahip olan milletlerde vardır ki, en belirgin örneği Oğuz Türkleri’dir.

Aynı dine inanan insanlar topluluğuna da millet denilemez. Çünkü harsça ve lisanca farklıdırlar. İslamcıların bütün müslümanları tek millet olarak görmesi yanlıştır. Çünkü bu durumun literatürdeki adı zaten ümmettir. Millet ise farklı bir topluluktur. Bunlardan sonra Ziya Gökalp, milleti şöyle tanımlar:

Aynı kültürel terbiyeyi alan, bu yüzden de aynı dili konuşan, aynı dine inanan, ortak bir harsa sahip olanlara millet denilir.

Türk Kimdir, Türk Kime Denir, Türkçülük Nedir? Türkçülüğün Esasları

Türk Devletleri

Peki Türk kime denilir dersek; Türk terbiyesiyle büyümüş, Türk mefkuresine çalışmayı alışkanlık haline getirmiş, ben Türk’üm diyen her fert Türk’tür.

Bundan sonra Türkçülük nedir sorusuna ise Ziya Gökalp şöyle der:

Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir.

Türkçülüğün Esasları Nelerdir?

Türkçülüğün Hedefleri

Gökalp, Türkçülüğün hedeflerini işlenmesi gereken sıraya göre üçe ayırır. Önce Türkiyecilik gelir ki bu zaten gerçekleşmiştir. İkinci olarak lisanca birbirine yakın olan Oğuz Türkleri, yani Türkmenler birleşmelidir. Gökalp bunu Türkçülerin yakın mefkuresi(ülkü) olarak adlandırır. Birbirlerinin konuştuklarını hala anlayabilen, aynı harsın terbiyesinde büyümüş bu milletlerin birleşmesi daha mümkün ve kolaydır. Ancak Gökalp’in söylediğinin siyasal bir bütünleşme olmadığını söylemek lazım gelir. O yakın mefkureyi şöyle tanımlar:

Oğuzistan’da yalnız tek bir harsın hakim olmasıdır.

Yani öncelikli olan harstır. Harsında temeli olarak lisandır.

Üçüncü sırada Türkçülüğün uzak mefkuresi olarak Turan gelir. Turan, Türkler demektir. Tüm Türkler’in birleşmesini öngörür. Zaten Turan, birleşme gerçekleştirildiğinde kullanılacak olan ortak ünvandır. Yani Türk’e de Turan, Kazak’a da Turan denilecektir. Aslında Gökalp, Turan Ülküsü’nü, gerçeküstü bir alanda olduğunu tespit etmiş, zaten adına da uzak ülkü demiştir. Ama Turan’ın gerçekleşip gerçekleşmemesinden daha önemli olan, Turan Ülküsü’nün ruhlarda yarattığı heyecandır ve bu heyecan Türkçülüğün hızla başarı kazanmasında etkili olmuştur.

Ziya Gökalp’e Göre Hars ve Medeniyet Farkı

Türkçülüğün hedeflerinden sonra, Türkçülerin bu hedeflere ulaşması için üzerilerine almaları gereken hars ve medeniyet vazifesini söyler Gökalp. Öncelikle hars ile medeniyeti anlamlandırmalıyız. Gökalp’e göre hars ve medeniyet bütün sosyal alanları içinde barındırıyor. Aralarındaki fark ise hars’ın milli, medeniyetin uluslararası oluşudur. Bir örnekle açıklamak gerekirse, batı medeniyetinin içinde bulunan ülkeler arasında Amerika ve Avrupalı devletler vardır. Ancak bunların içinde tek tek Alman Harsı, İngiliz Harsı gibileri de mevcuttur. Demektir ki, batı medeniyetine girmek demek, kendi milli harsımızdan ayrılacağız demek değildir.

Doğu Medeniyeti Mi, Batı Medeniyeti Mi?

Atatürk Yeni Alfabe

1876’da Tanzimat Fermanının Okunduğu Gülhane Parkında, Atatürk Yeni Harfleri Millete Anlatırken… Tarih 1928

Gökalp, o zaman içinde bulunduğumuz medeniyeti, doğu medeniyeti olarak tanımlar. Doğu medeniyetinin de İslam medeniyeti demek olmadığını, bilakis Doğu Roma Medeniyeti’nin bir devamı olduğunu söyler. Gökalp’e göre bu medeniyet zaten halka ulaşamamış, saray ve çevresiyle sınırlı kalmıştır. Türk Halkı ise kendi harsını, kendi bünyesinde muhafaza etmiştir. Bunun en açık örnekleri müzikte, edebiyatta görülebilir. Misalen halk milli türkülerini, sazlarını devam ettirmiş ve geliştirmiş iken; medeniyetin etkisi altındaki saray şairleri genellikle aruzu ve halkın anlayamayacağı süslü bir dili tercih etmişlerdir. Bu iki düşünce gayet mühimdir ki; Doğu Medeniyeti, ne islam medeniyetinden doğmuş olmadığına, ne de yüzyıllardır halkla bütünleşemediğine göre sahip çıkılması gereken bir şey de değildir.

Batı Medeniyetine Girmek Türkçülüğün Görevi

Şimdi Osmanlı’nın durumunu ele almak gerekirse, Osmanlı Devleti çeşitli milletlerden oluşuyordu. Bu milletler bir gün gelecek özgürlüklerini ve egemenlik haklarını isteyeceklerdi. Diğer yandan batı medeniyeti, doğu medeniyetine galip gelmişti. Gökalp’e göre galip batı medeniyetinin, doğu medeniyetinin yerine geçmesi doğal bir durumdu. Ancak bu geçiş Osmanlı’da gerçekleşemedi. Devlet yıkıldı. Elimizde İslam dini ile beraber bir Türk Harsı kaldı. İşte Gökalp Türkçülerin vazifesini burada başlatarak şöyle der:

Türkçüler, tamamı ile Türk ve Müslüman kalmak şartıyla garp(batı) medeniyetine tam ve kati bir surette girmek isteyenlerdir.

Gökalp önce Türkçülüğün hedeflerini, sonra vazifesini söyledikten sonra bu vazifede kullanacakları yolu da anlatır. Bu yollardan birisi ”Halka Doğrudur”.

Birinci mefkure Türkiyeciliğin, yani her alanda hakim olanın Türk olduğu Türkiye devletinin kurulması, Türk Harsı üzerine temellendirilmeliydi. Halka doğru hareketinde önce bir durumu açıklamak gerekir. Gökalp bir güzideler(seçkinler) grubunun varlığını söyler. Bu grup halkın mekteplerinde yetişmemiştir. Aile yapıları halkın geneline uymaz. Bu grubun sosyal yaşamında daha çok medeniyetin etkisi görülür. Diğer grup ise halktır. Halk yüzyıllardır harsı içinde barındıran gruptur. Sosyal yaşamı, milli harsına dayanır. İşte bu iki grubu hem birleştirecek, hem de birbirlerinden faydalandıracak bir çözüm sürecidir ”halka doğru” düşüncesi.

Güzideler arasında bulunan Türkçüler, öğretmenlik yoluyla Anadolu’nun köylerine kadar gidecek, orada uzun süreler kalacaklardır. Halkın sevdiğini sever, türkülerini dinler, geleneğine uyar hale geldikleri zaman; güzide milli harsına dönmüş olacaktır. Diğer taraftan da gittiği yere batı medeniyetini götürecektir.

Türk Milleti’ndenim, İslam Ümmeti’ndenim, Garb Medeniyeti’ndenim..

Ziya Gökalp’in slogan niteliğinde bir sözü vardır:

Türk Milleti’ndenim, İslam Ümmeti’ndenim, Garb Medeniyeti’ndenim.

Gökalp’in Batı Medeniyeti’ne bu derece sempatisini anlamak için şu sözlerini anlamak gerekir. Gökalp Avrupalılar’ın ilerleyişleri sayesinde tank, uçak, denizaltı yapabildiklerini; bizim ise top ve tüfekten ileri gidemediğimizi söyler ve sorar:

Gerek dinimizin, gerek vatanımızın istiklalini nasıl müdafaa edebileceğiz? Bu dini ve vatani tehlikeler karşısında yalnız bir kurtuluş çaresi vardır; o da Avrupalılar kadar ilerlemektir.

Gökalp’e göre bu ilerlemeyi ancak tam olarak batı medeniyetine girmekle sağlayabiliriz.

Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı’ya Bakışı

Milli vicdanı kuvvetlendirmek adına Türkçülük düşüncesinde önce; cemia(klan), camia(topluluk) ve cemiyet(toplum) oluşumlarını açıklamamız gerekir. Cemia bir kavimden yalnız küçük bir kısmın siyasi bir heyet oluşturmasıyla oluşur. Misalen bir kavim hayatında yaşayan her bir aşiret -içinde siyasi bir zümreye sahip olduğu için- bir cemia(klan)’dır. Zamanla bu cemialardan biri, diğerlerini hakimiyeti altına alır. Hakimiyeti altında farklı dinlerden, farklı kavimlerden mensup cemialar bulunur.

Bu durumda burası karışım halini almış bir topluluk yani camia olur. Yine bir zaman gelir ki, bu camialar dağılmaya başlar. Bunların içinde harsça bir olan cemialar birleşerek; ortak bir vicdana, ortak bir mefkureye sahip milliyet halini alırlar. Bu milliyet ortak bir vicdana sahip olduğu müddetçe artık uzun bir süre bağımlılık altında kalamaz. Ve istiklalini kazanıp, kendi siyasi heyetini oluşturunca da artık bu toplum bir cemiyet halini alır. Bu cemiyetlere aynı zamanda millet denir.

Demek ki bir milletin oluşması için önce bir imparatorluğun zulmünden bıkıp, kendi bağımsızlığını kazanması gerekir. Bunu Osmanlı ve Türkler üzerinden düşünürsek, Gökalp’e göre Türkiye Devleti’nin kurulmasını, Osmanlı’dan kurtulan Türk Milleti’nin bir eylemi olarak algılamak gerekir. Yeni kadronun, Osmanlıya ve Osmanoğlu sülalesine düşmanlığını belki bu anlamda algılamak daha yerinde olacaktır.

Milliyetçilik ve Sömürge

Ne Mutlu Türküm Diyene

İmparatorluklar, sultanın devletle bir sayılıp, halkın hiçbir etkisinin, yetkisinin olmadığı camia(topluluk) aşamasını yaşarlar. İleri bir cemiyet hayatı için ise parlamento gibi halkın söz sahibi olacağı bir sistem gerekir. İşte halk bu milliyetini, milli vicdanını kazandığı zaman hem her bakımdan ilerleme sağlarken, hem de bir daha sömürge olmak tehlikesinden ebediyen kurtulur. Gökalp burada ilerleme ve çağdaşlık ile milliyetçilik arasındaki bağa işaret etmiştir. Ziya Gökalp şöyle der:

Görülüyor ki son asırlarda milli vicdanın uyandığı yerlerde artık imparatorluk kalamıyor, sömürge hayatı devam edemiyor.

Milliyetçilik sömürge olma ihtimaline karşı caydırıcı bir savunma mekanizması görevini yerine getirebilir. Bu anlamda İslam topluluklarının-devletlerinin de sömürge halinden kurtulmasının yolunu, Gökalp milli vicdanı kuvvetlendirmekte bulur.

Vatan Bir Toprak Parçası Mı?

Gökalp vatanı bir toprak parçası olarak nitelendirmez. O toprak parçasını anlamlandırır. Gökalp’e göre vatan milli harsın, toprak parçasıyla kılıflanmış halidir. Ve toprak dahi sırf milli harsa kılıf olduğu için kutsaldır. Bu kutsallık herhalde Tanrı’dan gelme değildir. Ataların, geçmişin bir mirası olduğu için ve millet olabilmek için ona duyulan ihtiyaçtan dolayı kutsaldır.

Ahlak Meselesi

Gökalp ahlakı; medeni ahlak ve vatani ahlak olarak ikiye ayırır. İlgilendiği ise vatani ahlaktır. Çünkü vatani ahlak daha faydacıdır. Bunu şöyle dillendirir Gökalp:

İngiliz Milleti’nin medeni ahlakında gördüğümüz düşüklüğe karşı, itiraf edelim ki vatani ahlakını pek yüksek bulduk. Türkiye’de yüzlerce, hatta binlerce vatan haini zuhur etmesine karşılık, bütün İngiltere’de tek bir hain zuhur etmemiştir. O halde bizde medeni ahlakın yüksek olması neye yaradı? Keşke bizde de bunların yerine yalnız vatani ahlak yüksek olsaydı.

Vatani ahlak faydacıdır. Çünkü milli dayanışmayı sağlar. Demek ki vatani ahlakı yükseltmemiz lazımdır ki milli dayanışmamız artsın, ilerlememiz ivme kazansın, sömürge olmak ihtimalinden kurtulalım. Vatani ahlakın yüksek olması, milli dayanışmanın temelidir. Vatani ahlak, milli harsa duyulan bağlılık gibidir. Gökalp şöyle tanımlar:

Vatani ahlak milli mefkurelerden ve milli vazifelerden oluşmuş bir karışımdır.

Türkçülüğün Esasları 3 Görevi

Milli harsımızı en güzel biçimde ne zaman ortaya çıkarırsak, vatanımızı da en çok o zaman seveceğiz.

Birincisi, Gökalp halk içinde yüzyıllardır yaşayan milli harsı, en güzel biçimde ortaya çıkarmakla münevverleri(aydınları) görevlendirmiş olur. Kendisi de ”Türk Töresi” adlı bir kitap çıkartır. Bu daha önce de bahsedilen halka doğru hareketidir. Aslında bunun örneğini daha önce Almanya’da da görmekteyiz ve Gökalp’in bundan etkilendiğini söyleyebiliriz.

İkinci bir görev ise bütün millete düşen bir sevgi-saygı görevidir.

Bütün millettaşlarını sevmeyen bir adam, milletini sevmiyor demektir,

diye anlatır bunu Gökalp. Ve ekler:

Cemiyet mukaddes olunca, onun fertleri de mukaddes olmaz mı?

Tabi bu kutsallığın harsımızla alakalı olduğunu, bir üstünlükten ziyade bir meziyet olduğunu vurgulamak gerek.

Ziya Gökalp’in üçüncü olarak ise devlete yüklediği bir görev vardır. Milli hars yüzyıllardır halkın içinde süregelmiştir. Adeta orada saklı gibidir. Münevverlerin görevi bu saklı olanı açığa çıkarmaktı. Devletin görevi ise münevverlerin izleyeceği yolu açmaktır. Ziya Gökalp bu vazifeyi; Milli Müze, Milli Tarih Kütüphanesi gibi kurumların kurulmasıyla hal olunacağını, bunları araştırmak, geliştirmek için üniversitelerde kürsülerin açılmasını, tiyatro ve müziği geliştirmek için konservatuvarların açılması gerektiği gibi bir takım somut çözüm önerileri ile sunmaktadır.

2. TBMM - Cumhuriyet Müzesi

2. TBMM – Cumhuriyet Müzesi

Kozmopolit ve Medeniyet Ayrımı

Türkçülüğün Esasları Kitabında Ziya Gökalp beynelmilelliyetçiliği (uluslararası), kozmopolit ve medeniyet olarak ikiye ayırır. Kozmopolit ulusal özelliklerini yitirmiş insan demektir. Bir kozmopolite göre tüm insanlar milleti, tüm dünya vatanıdır. Harsın, milli kültürün önemi olmayan böyle bir düşünüşün Türkçülükte yeri olamaz. Beynelmilelliyetçiliğin diğer görüşü medeniyetçilik ise, dünyada farklı medeniyetlerin olduğunu söyler. Yani medeniyet bütün insanların ortaklığı değildir. Her medeniyetin kendine ait bir topluluğu vardır. Millet nasıl fertlerden oluşuyorsa, medeniyette milletlerden oluşur. Her millet, medeniyetin birer ferdi gibidir. Ziya Gökalp’e göre Türkçülükte, medeniyetçilik görüşünü savunur. Çünkü aynı medeniyet dairesinde farklı harslar bulunabilir. Alman Harsı, Japon Harsı aynı medeniyet dairesinde olmalarına karşı, kendi milli harslarını koruyabilmişlerdir. Gökalp böylece Avrupa Medeniyeti’ne girdiğimizde, Türkçülüğün esaslarını kaybetmeyip milli harsımızın kaybolmayacağını anlatır.

Türkçüler Yabancı Müzik Dinler Mi?

Her milletin asli ve daimi olan zevki milli zevkidir. Bir Türk için, Türkü dinlemek gibi. Harici zevk ise ikinci dereceden bir zevktir. Ve ikinci derecede kaldığı sürece makbuldür. Bu bir Türk’ün yabancı müzikten hoşlanması gibidir. Ziya Gökalp şöyle der:

Türkçülük bütün aşkıyla yalnız kendi orijinal harsına meftun olmakla birlikte, şoven ve bağnaz değildir. Avrupa Medeniyetini tam ve sistematik bir surette almaya azmettiği gibi hiçbir milletin harsına karşı da yabancı kalma ve küçümsemesi de yoktur.

Ziya Gökalp’e göre ”ruh cemiyette terbiye olunur” diye önceden bahsetmiştik. İnsanın asli zevki ancak yaşadığı cemiyet içerisinde hissedilebilirdi. Bu yüzden Türk Harsı bütün kültürler arasında bizim için en güzelidir. Diğer kültürlerden duyduğumuz lezzetler ise ancak ikinci derecede önemli olabilir. Ziya Gökalp bunu yalnız Türk Milleti için söylemez. Her millet içinde yetiştiği, terbiye olunduğu harsın en fanatik izleyicisi, dinleyicisidir. Türkçülüğün Esasları Bunlardır işte.

Enver Paşa Kimdir? Bir Kahramanın Biyografisi
Ziya Gökalp